1 Şubat 2016 Pazartesi

Din ile bilimin arasındaki karanlık çukur

Türkiye’de bilimkurgu edebiyat denilince ilk akla gelen yayınevlerinden biri olan İthaki Yayınları, bilimkurgu klasikleri serisine yeni bir üye ekledi. Yayınevi, Frank Herbert’in Duneu, Pierre Boulle’ün Maymunlar Gezegeni, Arkadi ve Boris Strugatski’nin Kıyamete Bir Milyar Yılı ve Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünyasından sonra Arthur C. Clarke’ın Çocukluğun Sonu eserini okuyucularla buluşturdu.

Bir ütopya mı yoksa distopya mı olduğu tartışmasıyla piyasaya çıkan “Çocukluğun Sonu”, bu soruyu ortaya atan belirsizliği son ana dek koruyor. Arthur C. Clarke’ın şapkalarımızı tepemizden uçuracak denli sınırsız hayal gücü, kitabın sırrını bir an bile açık etmiyor. 

Dünya dışından gelen refah

Her şey, dünyanın çeşitli kentlerinde birden bire gökyüzünde beliren dev uzay gemileri ve insanlığın şimdiye dek hiç işitmediği bir sesin tüm kanallardan kendisine hitap ettiğini duymasıyla başlıyor. Adının Karellen olduğunu söyleyen o ses, bir dizi hükümdar ile birlikte, bundan böyle dünyada yönetimi ele aldıklarını, kısa sürede dünyaya barış ve refah getirmek istediklerini beyan ediyor. İnsanlık, yüzyıllardır dilediği bu dileğin dost mu düşman mı olduğunu kavrayamadığı bir güç tarafından vaat edilmesi karşısında ne yapacağını şaşırıyor. Fakat çok geçmeden edilen tüm vaatlerin sorunsuzca gerçekleştiğini görüyor. Karellen, dünyayla arasındaki iletişimi sağlıklı bir şekilde sağlayabilmek için Birleşmiş Milletler’in genel sekreteri, Rikki Stormgren’i de elçi olarak seçiyor. Gel gelelim hiçbir şekilde insanlığın karşısına çıkmayan Karellen’ın iktidarı, sağladığı refah ortamına rağmen yeryüzünde pek kolay kabul görmüyor. Her iktidar gibi Karellen’ın da karşısına bir muhalefet dikiliyor. Dünyada, bir din adamının liderliğinde bir araya gelmiş olan Özgürlük Cemiyeti, sağlanan tüm refaha rağmen dünyanın geleneksel yöntemlere dönmesi gerektiği, insanlığın her geçen gün insani özelliklerini terk etmekte olduğu gibi argümanlarla hükümdarların iktidarını reddediyor. Bu noktada, kitabın Türkiye’de yayımlanması ile neredeyse aynı zamana denk gelen mini dizisinden bahsetme gereği duyuyorum. Zira kitapta bir din adamı olarak tasvir edilen Özgürlük Cemiyeti’nin liderinin, dizide bir medya patronu olarak karşımıza çıkması, konjonktürel anlamda oldukça derin okumaların kapısını aralıyor. Fakat mini dizinin detaylarına daha sonra döneceğim.

Gerçekten de böylesi bir müdahaleyle müthiş bir aydınlanma yaşayan insanlar için din, çok geçmeden anlamını yitiriyor. Yazarın da tarifiyle; ‘İnsanlık eski tanrılarını yitirmiş, artık yenilerine ihtiyaç duymayacak kadar büyümüş’ oluyor. Ama göklerde imparator gemilerinin belirmesinin ardından yalnızca din değil; ticaret, ekonomi, sosyal yaşam ve hatta sanat da müthiş bir değişime uğruyor. Basit tarifle, insanların artık çalışmasına gerek kalmıyor. Dünya üzerindeki tüm topraklar kendi ihtiyaçlarını üretebilecek güce eriştiği için, ticaret anlamını yitirmiş, zaten sınırlar ortadan kalktığı için ‘ülke’ ifadesi de içi boşalmış bir kelime haline gelmiş oluyor. Nihayetinde, bu büyük devrim karşısında aslında hep hayalini kurdukları yaşama kavuşmuş gibi görünen insanoğlu, haklı bir şok yaşıyor. Neredeyse hayattaki tüm amaçlarını yitirmiş olmanın getirdiği boşluk duygusuyla sık sık “Şimdi ne yapacağız?” sorusunu sormaya başlıyor.

İlk iki çocuk

Karellen, gemileri gökyüzünde belirdikten ve tüm dünya düzenini bir anda değiştirip insanlığa çağ atlattıktan yaklaşık 20 yıl sonra, nihayet insanlıkla yüzleşme zamanının geldiğine karar veriyor. Yıllardır gökyüzünde asılı duran gemisi yeryüzüne indiğinde Karellen, öncelikle iki çocuğun kendisiyle tanışmak üzere yanına gelmesini rica ediyor. Doğdukları günden beri ara ara duydukları bu sese ve gökyüzünde asılı duran o azametli gemiye alışık olan iki çocuk, hiç tereddütsüz Karellen’la tanışmak üzere gemiye gidiyor. Biraz sonra, bu iki çocukla beraber geminin kapısında beliren Karellen tasviri ise tam anlamıyla şok etkisi yaratıyor. Dünyaya adalet ve barış getirmeye çalışsa da kafasında bir hale ile beyaz ışıklar içinde gelmeyeceğini az çok tahmin edebildiğimiz Karellen, alışılmışın dışındaki formu ile tanıdığımız tek bir meleğe gönderme yapıyor. Karellen’ın insanlığın karşısına, onların arasından iki çocukla çıkmak gibi politik bir hamlede bulunması ise ister istemez ‘çocukluğun sonu’ ifadesiyle sıkı bir denklem oluşturuyor. Bu denklemin aslında hikayenin omurgasındaki formül olduğu, zaten hikâyenin sonunda kendini belli ediyor.

Kitabın tek ciddi sorunu, karakter oluşumlarındaki yetersizlik. Çoğu karakterin vasfını ve gelişimini açıklamadan hatta ipucu vermeden bir cümle arasında adını geçirerek hikâyeye dahil eden Clarke, bu heyecanlı metne rağmen okuyucusunun dikkatini yitirebiliyor, zaman zaman ‘bir şeyler mi kaçırdım?’ kaygısıyla geri dönme ihtiyacı uyandırıyor. Yine de çeviri dünyasının taze kanlarından biri olan Ekin Odabaş’ın Türkçesiyle okuduğumuz İthaki baskısı, akıcılık ve anlaşılırlık anlamında yüksek bir puanı hak ediyor.

Zihin aynamızdaki buğu

“Çocukluğun Sonu”nu heyecan verici bir kitap yapan bir başka unsur, 1950’lerde kaleme alınmış olmasına rağmen, yüzyıllardır insanoğlunun kabul etmemeyi daha konforlu bulduğu, koskoca evrende yalnız olduğumuz fikrinin saçmalığını bir kez daha anımsatması. Clarke, okuruna öylesine alt yapısı kuvvetli ve öylesine bilimsel birikimini aktaran bir metin sunuyor ki karşımıza, insanların efsunlu korkularına son verebilecek, oldukça konforlu bir gerçeklik ütopyası çıkıyor. Dini tabuları yıkmakla uğraşmayıp onları akıl almaz bir hamleyle baş aşağı çeviriyor ve bir an her şeyi yanlış biliyor olabileceğimiz ihtimalini yüzümüze çarpıyor. İnsanlığın parapsikoljiye, mistisizme ya da dine yormaya çalıştığı tüm kafa karışıklıklarına alternatif, fakat mantığa yakın bir açıklama getirmeye çalışıyor. Bilinç aynamızdaki buğuyu bir nebze siliyor. Böylesi bir yaklaşımla Clarke, insanlığın bilimle dinin orta yerinde, karanlık bir çukurun kıyısında kaldığı anı aydınlatmaya oldukça yaklaşan, müthiş bir açık zihin olduğunu kanıtlıyor. Zaten kitabın çözüm bölümünde (kitapta burası insanoğlunun son nesline tekabül ediyor) öylesine bilinç üstü durumlardan söz ediyor ki tüm açıklayıcılığına rağmen tahayyül etmekte, hatta algılamakta güçlük çekiyoruz. Tüm bu detaylara rağmen insan aklını aşağılamaya kalkışmayan hatta insanlığa saygı duruşunda bulunan bir eser “Çocukluğun Sonu”.  Kahinlik gibi bir iddiam olsa, Clarke’ın bir evren peygamberi olduğunu ve kafa karışıklıklarımızı çözmemiz için bir kutsal metin namına bize “Çocukluğun Sonu”nu bıraktığını düşünebilirdim.

Tabi bu kitabı 1953 yılında yayımlanan Clarke’ın asılar ötesine selam çakan muhteşem hayal gücüne rağmen dijitalleşmenin boyutunu öngöremediği noktalar, kitabı yer yer naif kılıyor. Örnekse, derin araştırmalar için kütüphanelere atıfta bulunulması, görsel kayıtlar için metrelerce film makaralarından bahsedilmesi, okuyucunun yüzünde trajik tebessümler oluşturuyor. Bunlar önemsiz detaylar gibi görünse de esasında kurduğumuz onca hayale rağmen hayal gücümüzün nasıl da gerçeklerin yanından dahi geçemediğini fark ettiriyor.

Mini dizi yanılgısı

Son olarak, “Çocukluğun Sonu”ndan uyarlanan, 3 bölümlük mini diziye değineyim. Yazının başında da belirttiğim gibi, İthaki Yayınları’nın kitabın Türkçesini yayımlaması ile neredeyse aynı zamana tekabül eden bu dizinin ilk bölümü neredeyse kitapla paralel gidiyor ve kitabı okumuş olan bir izleyici için gerçekten heyecan yaratıyor hatta bazı taşları iyice yerine oturtuyor. Fakat ikinci bölümden itibaren, bir genellemeye izin verecek kadar çok sayıda örnek teşkil ederek, kitap uyarlaması filmlerin başarısız olduğu önermesine yenik düşüyor. 1950’li yıllarda yazılmış ve müthiş bir hayal gücüyle donanmış olmasına rağmen gözden kaçan detayları köpürtmeyi yeğleyen dizi, yazarın büyük bir başarıyla koruduğu inandırıcılığı çok geçmeden baltalıyor ve Clarke’ın sağlam metnine rağmen gerçeklik dozunu aşıyor. Bunun yanında, elindeki materyalist metni duygusal öğelerle bezerse daha çok ilgi çekeceği yanılgısına kapılarak bir noktadan sonra yönünü kaybetmiş, amacından sapmış bir hikâye anlatmaya başlıyor. Bu nedenle ben evvela diziyi izlemeye karar veren okurların, tüm bu detaylar yüzünden bu kitabı kaçırmalarından korkuyorum. Bitirmeden, kendi adıma şu açıklamayı yapmayı bir borç biliyorum: “Çocukluğun Sonu”, dizi nedeniyle haksızlık yapmanızı affedemeyecek kadar güçlü ve önemli bir metin. Üzüleceğiniz bir hataya düşmeyin.




* Agos'taki yazı sığmadığı için kesilerek yayımlanmıştı.