1 Mayıs 2015 Cuma

Bir hesaplaşma rehberi ve bir ruh atlası

Hande Gündüz, Milliyet gazetesinin düzenlediği bu yılki Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandığı ikinci kitabı “Uzun Irmak Boyunca” ile okuruna hem doğaya dönüş çağrısı yapıyor hem de onu düşünmeye ve sorgulamaya davet ediyor.


Uzun Irmak Boyunca / Hande Gündüz / Alakarga Sanat Yayıncılık

Genç yayınevlerimizden biri olan Alakarga Sanat Yayınları, edebiyat dünyasına yaptığı hızlı girişi istikrarla sürdürüyor. Son dönemlerde okuduğumuz iyi öykü kitaplarından birinin mutlaka Alakarga’dan olması tesadüf değil. 2012 yılında yayın hayatına başlayan yayınevi, çok kısa sürede bizi, kitaplarını heyecanla beklediğimiz öykücülerle buluşturur oldu. Üstelik bu başarı grafiği öznel bir değerlendirmenin de sonucu değil. Önceki yıl Alakarga’dan çıkan “İçeri Girmez miydiniz?” ile Neslihan Önderoğlu’nun kucakladığı Haldun Taner Öykü Ödülü, bu yıl Hande Gündüz’ün “Uzun Irmak Boyunca” kitabına değer görüldü. Kitap yine Alakarga etiketi taşıyor. 

Araya sızmak mümkün değil

Hande Gündüz, ilk kitabı “Çaparide Çırpınmak”la da öykü camiasında dikkat çekmişti. Benzerlerinden ayrılan üslubu, hemen kendine ayrı bir yer edinmiş, yazarın karakteristiği kelimelerine de yansımıştı. Kendisine Milliyet gazetesinin düzenlediği 27. Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazandıran ikinci kitabı “Uzun Irmak Boyunca”da Gündüz, kendine has üslubunda hissedilir bir aşama kaydediyor. Bilinç akışı yöntemini kullanıyor olmasının yanı sıra zincirlerle örülmüşçesine bir kurgu hakim Gündüz’ün öykülerinde. Araya sızmak mümkün olmadığı gibi aradan bir kelime cımbızlayıp çıkarmaya kalkışırsanız da tüm öykü başınıza yıkılacak gibi hissediyorsunuz. Öyle sağlam, öyle sadık cümleler kuruyor Gündüz. 

Hande Gündüz’e ‘öyküde yeni bir soluk’ dersek de sadece bir klişeye can vererek üstün körü bir yorum yapmış olmayız. Gerçekten yeni ya da en azından unutmak üzere olduğumuz bir soluk Gündüz. Zira öykünün konforunda alıştığımız giriş - gelişme - sonuç düzleminden sıyrılmayı başarıyor, belki de kendine yeni bir damar buluyor. Biz, somut bir olaya tanıklık ettiğimizi düşünürken o kadar çok duygu durumuna, kafa sesine ve kişisel kavgaya karışıyoruz ki öykünün sonuna geldiğimizde elimizde somut hiçbir şeyin kalmıyor oluşu hiç de canımızı sıkmıyor. Kafamızdaki sorgulamalarla henüz bir öykünün tortusunu sindirememişken kendimizi yeni bir hesaplaşmanın içinde buluyoruz. Bu başlarda biraz yorucu gibi görünse de kendinizi suyun akışına bıraktığınız zaman her şey olması gerektiği gibi ilerliyor. Ara ara kayalara çarpıp sivri dallara saplansanız da yolculuğunuz, yazar 'bitti' demeden bitmiyor. “Uzun Irmak Boyunca” ismi biraz da bu hissiyatla anlam kazanıyor ve taşları yerlerine oturtuyor. 

Doğanın iyileştirici gücü 

Hande Gündüz, çoğu zaman hayalin puslu perdesiyle kaplı bir atmosferde kadınından erkeğine, gencinden yaşlısına, gerçeğinden hayaline her türlü karakterin ruhunda bir kapı aralıyor okuruna. Peki, neler var bu ruhların içinde? Kadın olma sancılarından erkek olma hallerine, kurulan hayallerden ‘ben’likle bitmeyen kavgalara, çocukluğun heyecanından yaşlılığın vakarına 'insan olmak' deyince gözümüzden kaçırdığımız en basit hallerimizin tamamı burada. Yine de ‘basit’ Hande Gündüz’ün öyküleri için doğru bir tabir olmaz. Gündüz, dilde ne kadar temiz davranıyorsa kurguda sınırlarını o kadar zorluyor. Yazar, algılamakta güçlük çektiğimiz hallerimizi çözümleyebilecek bir kilidi çevirmeye uğraşıyor. Ayna karşısına geçtiğimizde dahi kendimize itiraf edemediğimiz, içimizde keşfedemediğimiz, kendi gözlerimizde göremediğimiz gerçeklerle yüzleştiriyor. Kalabalıklar içinde nerede durduğumuzu, cesaretimizi, cüretimizi, özgüvenimizi ve inancımızı, hepsi uğradığımız birer durakmışçasına durdurup sakince sorgulatan “Uzun Irmak Boyunca” hem bir hesaplaşma rehberi hem de bir ruh atlası. 

Rüzgarla iteklenen, rüzgardan korkan, trafikteki bizonlardan bahseden, bir şenlik uğruna koskoca bir ormanın kursağında kaybolan, atlarla imtihanından yarım bir zaferle kurtulan ama tüm bunları kendi içsel yolculuğuyla özdeşleştirebilen onlarca karakterden mürekkep “Uzun Irmak Boyunca”. Yazarın tüm bilişsel eylemleri, doğanın nimetlerinden faydalanarak aktarması ise okuma haline sakin bir deneyim katıyor. Muhtemelen doğanın iyileştirici gücünü, doğru tasvirlerle zihnimize işliyor ve düşüncelerimizi de sakinleştiriyor. 

“Uzun Irmak Boyunca”, Hande Gündüz’ün doğaya çağrısı, düşünmeye ve sorgulamaya daveti. Zihnimizin üzerindeki miskinlik perdesini aralamak için iyi bir fırsat olmasının yanı sıra dingin de bir okuma deneyimi. Gündüz, her haliyle aldığı ödülün hakkını karşılayan taze bir öykü demeti sunuyor. 


Kozanoğlu’ndan medya masalları

Gazeteci ve televizyoncu Can Kozanoğlu, meslekten el etek çektikten sonra geride bıraktığı yılları anlatıyor. ‘Yalan Yıllar’, Kozanoğlu’nun mesleki yaşantısının yanı sıra Türkiye’nin yakın geçmişinin ve basın camiasının röntgenini çekiyor.

Yalan Yıllar / Can Kozanoğlu / Can Yayınları

Sanırım ilk defa bir yazıya, henüz başlamadan başlık atabildim. Ne anlatacağım kafamda çok net çünkü. Ucundan kıyısından görüp, siluetinden dahi korktuğum bir ‘mahalle’nin hikâyesini anlatacağım sizlere. Ya da Can Kozanoğlu’nun meslek yaşantısını ibretle aktaracağım. Her neyse...

Ciddi bir özeleştiri…

Yılların gazetecisi, yakın dönemin televizyoncusu Can Kozanoğlu’nun, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını anlattığı ‘Acemi Eğitimi’nden sonra meslek hayatını anlattığı kitabı ‘Yalan Yıllar’ Can Yayınları’ndan çıktı. ‘Yalan Yıllar’, Türkiye’de basının geldiği noktanın ve geçirdiği dönüşümün de bir panoraması. Bunun yanı sıra inanılmaz eğlenceli bir anlatı, ibretlik hikâyeler külliyatı ve ciddi bir özeleştiri eseri.

‘Yalan Yıllar’da okurunu, ‘Acemi Eğitimi’nde bıraktığı yerde karşılayan Kozanoğlu, hızlıca ilkokulu ve liseyi bitirdiği yılları anlatıp üniversite yıllarına geçiyor. Üniversite yılları, aynı zamanda Can Kozanoğlu’nun mesleğe başladığı yıllar. Hayat dergisiyle başlayan macera neredeyse en başından Kozanoğlu’nun mesleki kaderini çiziyor. Yarım kalan çeviri hikâye dizisini kafasına göre tamamlamaya karar vermesi, Kozanoğlu’ndaki büyük cevheri de açığa çıkartıyor. Bu yeteneği, zaman içinde ona iyi kötü birçok kapı aralayacak olmakla birlikte yeni yeni kabarmaya başlayan roman yazma iştahını da körüklüyor. Kozanoğlu’nun kendiyle kavgası da tam olarak bu noktada başlıyor.

Dibe batmaya başladığımız yıllar

Gazetecilik yıllarının başları 12 Eylül darbesine ve Süleyman Demirel’in yasaklı siyasetçi konumundan tekrar siyasi arenaya dönmesine denk gelince Can Kozanoğlu, Türkiye’nin acımasız gerçeklerine de ister istemez şahit olmaya başlıyor. Bu noktada kişisel ve mesleki anlamda vicdani sorgulamaları devreye girse de o bir şekilde yola devam etmeyi başarabiliyor. Yıllar boyunca siyasi gerilimlerin, ekonomik çıkmazların yanı sıra ‘medya insanı’nın ruhsal çalkantılarına da yakından tanık olan Kozanoğlu, aynı zamanda birçok mesleki düşüşe, tükenenlere ve tabii ki tüketilenlere temas ediyor. Sancılı 1980’lerin bitişiyle en azından medya adına renkli geçen 1990’lara gelindiğinde ise sirkülasyon biraz daha azalıyor fakat bu kez mesleki sorgulamalar devreye girmeye başlıyor.

2000’li yılların farkı

Yaşanan hüsranlar, başa alınan belalar, delirmenin eşiğine gelmeler ve yine bitirilemeyen romanlarla birlikte takvimler 2000’li yıllara geldiğinde tüm medyayı ve Can Kozanoğlu’nu yeni bir iktidar ve yepyeni bir medya düzeni karşılıyor. Biraz nefes almaya başladığımızı düşünürken tamamen dibe batmaya başladığımız yıllar... Can Kozanoğlu içinse sorgulamaların çıkmazlara saplanmaya başladığı, roman sevdasının bitmeye yüz tuttuğu, tamamen televizyona geçtiği ve vazgeçmeye başladığı yıllar.

Biyografiden ötesi

Kozanoğlu kişisel geçmişini anlatırken bir ülkenin absürd geçmişine ve bir mesleğin akıl almaz hastalıklarına ciddi anlamda ışık tutuyor. Bu sırada tüm sorgulamalarını ve çıkarımlarını olduğu gibi aktardığı için de ‘Yalan Yıllar’ basit bir biyografi olmaktan uzaklaşıyor. Tabii ömrünün 30 yılını medyaya vermiş birinin anlatıları olarak bakıldığında da nitelikli bir mesleki anlatım kitabı ortaya çıkıyor. Benim, yazının en başında ‘silüetinden dahi korktuğum mahalle’ dememdeki sebep de bu.

Boşa geçmeyen zaman

İletişim Fakültesi’nde geçen 4 yılımın ve bir o kadar da sektörde geçen kısacık zamanımın ardından medyanın haline ayrı, camiadaki çalışanlara ayrı hayret ederek kaçacak delik aramıştım. Uzak bir tarih de değil, bu yılın başlangıcı ile beraber yapmak için kendimi paraladığım gazeteciliği bırakıp daha yumuşak bir işe iniş yaptım. ‘Yalan Yıllar’ bu yüzden sektörde yaşam mücadelesi verenler için bambaşka anlamlar içeren bir kitap olabilir. Gelgelelim, ben cesaret edemeyenlerdim. Can Kozanoğlu’nun kitabını cesaret etmiş ve her şeye rağmen sürdürmüş birinin eseri olarak okudum. Kozanoğlu her ne kadar adına ‘Yalan Yıllar’ dese de kitabı hiç boşa geçmemiş yılların anlatısı ve bir türlü bitmek bilmeyen hain romanlardan alınmış intikamların devamı.