ev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2020 Perşembe

Öğrendiğim korkular

Bu ara her gece bir şarkıya takıyorum. Bu geceninki Bülent Ortaçgil'den Yağmur. Çoğuna göre romantik sayılabilecek bu şarkı beni en çok "Her şey olur, her şey büyür, her şey geçer, hayat kalır" kısmıyla yakalıyor. 

"İnsan olmanın ağırlığını kaldıramıyorum" dedim geçenlerde terapiste. 30 yaşımda zihnimin hiçbir şeyi, ama en çok insani ilişkileri ve hayatımı yönetmeye yetmediğini anladım. Hayatımın sürekliliği için zihnime muhtaç olmamın aciziyetiyle yüzleştim. Bu akılla mı karar verdik biz okuyacağımız okullara, gireceğimiz işlere, seveceğimiz kişilere? Daha da bu akılla mı sürdürmeye uğraşacağız bu hayatı? Gerçekten işimiz zor. Ben kendi hayatımın sorumluluğunu kaldıramıyorum. Kötü bir karar alma, hata yapma, gaflete düşme kotamı yeterince doldurmuşum gibi geliyor. Herhangi birisinin yaratacağı etkinin büyüklüğünü kabullenemiyorum.

Bankada çalışırken çok kambur dururdum ben. Öğle aralarında yemekhaneye yürürken ofislerin önünden geçtiğimde camdaki yansımama takılırdı gözüm. Sırtımın eğriliğine üzülürdüm. İstifayı kafama koyduğumdan beri bunun fizyolojime de iyi geleceğine inandırmıştım kendimi. "Buradan kurtulunca sırtım hep dik olacak," diyordum kendime. Sonra 3 kat aşağıya, penceresiz yemekhaneye iniyordum. 

Geriye dönüp bakmanın kimseye faydası yok derler ya... Doğru. Ancak yol tıkanınca insan ne yapacağını bilemiyor. Bir süre daha önüne bakmaya inat etse de çok geçmeden sağına, soluna, arkasına bakmaya başlıyor. Ben şimdi tam olarak ebelendiğim noktadayım. Kaleden ayrılamıyor ve en çok arkama bakıyorum. Pişmanlık görmemek kibrimden olabilir ancak kat ettiğim yol öyle ürkütücü ve vardığım yer öyle beklenmedik ki bu yüzden şimdi aklımdan şüphe ediyorum. Bu akılla mı yürüyeceğim ben yolun geri kalanını? Üstelik durduğum yerde durdukça eğilmeye başlıyor, sırtımı yeniden kamburlaştırıyorum. 

Gece uykularını düşman ettim kendime. Gözlerimin yettiği yere kadar çalışmaya uğraşıyorum geceleri. Biraz el ayak çekilince işten de dağılıyor dikkatim. Gözüm sağdaki kalemliğe takılıyor ve kendimi düşünmeye başlıyorum. Nasıl geldim buraya? Nasıl gideceğim buradan? Gitmek, derken dönmek değil kastım. Göç ederek yersiz yurtsuz ettim ben kendimi. Artık hiçbir yere ait olamaz, sığamaz gibi hissediyorum.

Genelde eski günlüklerimi okumaya cesaret edemem. Geçmişi anımsamak hep hüzünlü. Ya ne çok üzülmüşüm diye kendine üzülüyor insan ya da ne çok mutluymuşum diye şimdiki haline... Ama ben öyle kayboldum ki her yerde kendimi arıyorum artık. Eskiden okuduğum kitaplarda bulurdum, eski fotoğraflara bakar izler yakalardım. Hiç değilse evdeki eşyaya göz gezdirir anıları anımsardım. Şimdi evim yanmış ya da yıkılmış gibi. Neredeyse hiçbir şeyin bana ait olmadığı bir yerdeyim. Eşyanın anısı yok. Valize sığdırabildiğim birkaç kitap; aklım geride, koliler içinde kalanlarda. Yanımda getirdiklerimi özenle ve merakla seçmiştim oysa ki. Sadece iki tanesini okudum 1,5 yılda. Biterlerse ne yaparım diye mi korkuyorum acaba? 

Hepi topu 10 fotoğraf getirmişim. O fotoğrafları seçtiğim anı da anımsıyorum. İnsan anılarından bile bir valiz yapmaya çalışıyor kendine resmen. Yaptığın tüm valizlerden farklı bu. 

Buradaki en büyük geçmişim sanırım defterlerim. 1,5 senede 4 defter bitirmişim. Bana sorsalar çok yazmıyormuşum gibi geliyor ama galiba etrafımda konuşacak insan azaldıkça iyiden iyiye defterlere dönmüşüm yüzümü. 

Londra'ya getirdiğim ilk defterin ilk yarısı mecburen İstanbul'daki hayatıma ait. Tam da İstanbul'dan koptuğum, vazgeçmeye başladığım zamanlara. Gitmeyi nasıl da koymuşum kafama, ne kadar da kararlıymışım! İnsan zihnine hayret ediyor. Daha 2 sene öncesi. Nasıl unuttum bu kadar çabuk? Anneme "Korkmuyorum" demişim. "En kötüsünü düşündün mü?" diye sormuş bana, "Düşünmüyorum, en kötüsü olmayacak!" demişim. Annem de "Düşünme o zaman!" demiş. O zaman resmen cesaretimin bana taktığı kanatlarla uçmuşum buraya. Her şeye karşı nasıl da güçlü durmuşum. Evime bile ülkeyi terk etmeden 6 gün önce veda edebilmişken bir damla yaş akıtmamışım gözümden. 

Ben kendimi hep çok şanslı sayardım. O kadar ki hayatın bana işaretler gönderdiğine inanır, kendimi bunlara bırakmasını bilirdim. Son 1,5 yıldır önümde öyle çok taş birikti ki hiçbir şeye inancım kalmadı artık. Kendimi hiçbir şeye bırakamıyor, hiçbir şeye güvenemiyorum. Kendi aklıma bile. Günün sonunda her şeyi kontrol etmeye çalışmaktan hırpalanıyor, insafı için içimden hayata seslenmeye başlıyorum: "Artık işaretleri okuyamıyorum, bana bir ışık gönder!" Ancak kendisi pek sipariş usülü çalışmayı sevmiyor gibi. 

Tüm bu olanlarla, daha da olacaklarla baş başayım şimdi. Her şey benim elimde ve önümde görülmemiş bir kargaşa var. Sular durulacak derken sanki savaş yeni başlıyor. Biz yolda kendimizi yormuş, meydana bitik ulaşmış gibiyiz. 

Yağmur'u Yağmur adında bir kız çocuğu doğduğundan beri dinliyorum. İlk duyduğumda aşık olmuştum şarkıya. 10 yıl olacak neredeyse, bir yudum anlam kaybetmedi zihnimde. Sadece kendimi başka masaların başında, bambaşka evlerde anımsıyorum bu şarkı çalarken. Bir an aklıma takılıyor, "Acaba daha önce bir yazıda bu şarkıdan bahsettim mi?" diye. Dönüp blog'un geçmişinde aratıyorum ve şu karşıma çıkana da bakın:

"(...) beynim, senelerdir çocuksu bir saflıkla aynı hevese ev sahipliği yapıyor. Muhtemelen Maslow haklı ki ihtiyaçlar hiyerarşisine göre 'barınma ihtiyacı'nın bir sonucu benimkisi.

Kendime ait bir hayattan söz ediyorum. Göçebelikten ve aitsizlik duygusundan uzak. Sadece bana ait olan. Duvarlarını kendimin boyadığı, benim seçtiğim koltukların arz-ı endam ettiği, telefonuna sadece benim cevap verebileceğim bir ev. (...) Yoruldum. Sığamadığım evlerde yaşamaya çalışmaktan çok yoruldum."

Tesadüftür ki (tesadüf müdür gerçekten?) 9 yıl önce yine bir Kasım ayında yazmışım bloga bu satırları. 

Göçebelikten bu kadar yorulup da halen daha niye göçmeye, daha da uzağa gitmeye uğraşır insan? Kendine nasıl bir döngü yaratır da çıkamaz içinden? Her çıkışta nasıl aynı kararla tekrar girer o daireye? Öylesine akıl almaz çalışıyor ki aklımız, kendi felaketimizin de cennetimizin mimarı oluyoruz bilmeden. Kimine göre mucize kimine göre aciziyet. Benim kendim, aklım ve kararlarım öğretti bana bu korkuyu. 

Gerçekten, şimdi biz bu zihinle mi yürüyeceğiz bu yolun geri kalanını? 

1 Mayıs 2020 Cuma

Bugünleri de unutacak mıyım?

Yine geldim çünkü Seçil okudum. Yine geldim çünkü bugün bazı eski fotoğraflara baktım. Yine geldim çünkü yine kafam çok meşgul. Yine geldim çünkü 1 yıllık vizemiz bitti bile ve ben geride kalan yılı nasıl da öngörülemezcesine bomboş, bir arpa boyu yol kat edemeden geçirdiğimize inanamıyorum. Gerçi olanlar ya da olmayanlar gün gibi ortada ama bu, her insanın kabul edebileceği türden bir aciziyet değil.

Nisan bitti. Londra'da ikinci kez göreceğimiz ilk ay Mayıs. Hiç beklenmedik bir biçimde geçtiği aşikar. Tüm dünya durmuş olduğu için kendimi rahat hissettiğim bu karantina biraz hayatımın üstüne kara bulut gibi çökmeye başladı. Her şeyin başında, vize uzatma sürecimiz normale göre daha çok uzayacağı için Türkiye'ye bu yaz gitmek bir hayal gibi görünüyor. Bunu bu hafta fark ettim. Kabullenmesi pek kolay değil. Gidemedikçe daha çok özlüyorum herkesi, her şeyi. Özlemek eskiden güzel bir duygu gibiydi. Şimdi çok 'Allah kahretsin' bir tadı var. 

Bugün yazmaya başlamadan Londra'ya geldiğimden beri yazdıklarımı okudum. Çok iyi gitmemiş. Ben de çok iyiye gitmemişim. Geride kalan bir yıla dair tek mutlu olabileceğim şey, sanırım gerçekten gazetecilik yapmaya başlayabilmiş olmam. Mutlu olabileceğim başka bir şey pek bulamıyorum. Sadece karantinayla beraber şunu fark ediyorum: Avrupa'da yaşamak belki de hiçbir şey yapmadan zaten iyi bir standart içinde yaşamak. Bu, iyi hissettiriyor. Ama kısırlığa saplanmış iş durumumuza, bizden çok daha umutsuz durumdaki diğer göçmenlere bakınca yıkılıveriyorum. Sanki beyin sapımdan itibaren bir küle dönüşüyor omurgam ve parçalanarak yok oluyor. 

En son yazdığımdan bu yana hayatımdaki en büyük değişikliklerden biri, terapiye başlamış olmam. Mobbing travmamı atlatabilmem için başladığım terapinin sanırım ikinci ya da üçüncü seansında eski patronacadolozumu çizgi filmlerdekine benzer derin ve siyah bir boşluğa atmak suretiyle kurtuldum. Bunun hızına terapistim de en az benim kadar şaşırdı. Şimdi hayatımı inşa eden travmalara odaklanıyoruz ve elbette ki pek çıkamıyoruz. Terapisti dert sahibi yaptığımı düşünüyorum. Üzgünüm Esincim ama bunu sen istedin.

Üzerine en çok konuştuğumuz şey ev. Hayatımda öfke duyduğum insanların çoğuna bir ev meselesiyle alakalı kızgınım. Bu, o kadar düşündüğümden derin bir meseleymiş ki bu hafta terapistle konuşurken bir ufak sinir krizi geçirmiş olabilirim. Delice değil de ne? 

Londra'ya geldiğim ilk zamanlarda bir ev hayalim olmadığını söylemiştim. Bu nasıl bir kendine yabancılaşma, kendinden bi'haber olma halidir, Allah aşkına? Şimdi, çocukluğu boyunca oyuncaklarını ve envai çeşit eşyasını kolilerin arasından arayıp bulmaya çalışmış biri olarak nasıl kendi evimi yine kolilere tıkıp üst üste koyabildiğime hayret ediyorum. Türkiye'ye gidemeyecek oluşuma biraz da gidip bazı eşyamı çıkartıp buraya getirmek üzere gerekli ayarlamaları yapamayacağım için üzülüyorum. Hatta buraya apar topar gelmenin telaşına düşüp İstanbul'da bizim yokluğumuzda da varlığını sürdürebilecek bir ev bırakmamış olmamıza söyleniyorum. Bununla beraber Burak'ın ailesi her şeyi bırakıp İstanbul'a dönmemiz için ne kadar hevesli olduklarını belli ettiklerinde öfkeleniyorum. Verdiğimiz emekler nasıl da görmezden geliniyor, gençliğimiz nasıl da hiçe sayılıyor, diyorum. Neden aynı şekilde kendimi ikna edemiyorum? Acaba içten içe neye inanıyorum? Burada olmaya çok inandığım, kendime çok büyük bir iyilik yaptığım açık. Ama sanırım hayatta mutlak bir iyilik olmadığıyla da böylece yüzleşiyorum. Hiçbir şey yüzde 100 değil gibi. Her iyilik yarı yarıya bir şeyleri eksiltiyor, birilerinden bir şeyler götürüyor. Bizi mutlak iyiliğe kim inandırdı? Ediz Hun mu, Hülya Koçyiğit mi? 

Bu hafta fark ettiğim en hayret verici şey ise çocukluğumda babamın evden gidişini anımsamayışım oldu. Oysa ki çok net hatırlıyordum. Üstüne kompozisyonlar bile yazmıştım ilkokulda. O zaman da edebiyat öğretmenimi dert sahibi yapmıştım. İtinayla dert sahibi yapılır. Unutmakta da bir dünya markası olmama rağmen unutmamak için bu kadar çabaladığım an'ı nasıl böylesine silmişim hafızamdan, inanamadım. Esincim, "İyi ki de unutuyoruz" diyor. Bense kendisine "Ne yapacağız?" diye sorabildiğim için kendimi artık bir terapi kaşarı gibi hissediyorum. Ama şakası bir yana, bu an'ı unutabilmem muhtemelen babamı konumlandırdığım yerin yıllar içinde ciddi anlamda değişmesiyle alakalı. Aslında insan, sanki içi çakıl taşları ve deniz suyuyla dolu bir kavanoz gibi. Bazen öylece duruyor. Çoğu zaman çalkalanıyor. O taşlar habire alt üst oluyor. Kimisi zamanla aşına aşına küçülüp kum oluyor, dibe çöküyor. Çalkalandıkça havalanıyor belki ama illa sonunda dibe çöküyor. 

Bir süredir aklımda yazmakla ilgili bir sürü müsamere var. Habire kendimi hırpalayıp yazabilmenin yollarını arıyorum. Daha adam akıllı okumaya dönemedim, yazmak nere? Her şeyi bir sıraya koyunca biraz rahatladım da acaba böylece erteleme hastalığına mı tutuluyorum? Ki bence zaten büyük bir ertelemeseverim. 

Bugün sadece birkaç eski evrakı ararken hard-disklerde bazılarının varlığından bile haberdar olmadığım, bazılarını unuttuğum, bazılarınıysa kaybettim sandığım fotoğraflara denk geldim. Üsküdar'daki evimiz. O mutfak. Başında kaç kişilerce sofra kurduğumuz o masa. Babamın da annemin de nasıl yaşlandığı. Benim daha zayıf ve genç olduğum günler. Fotoğrafla daha çok özlüyor insan. Bu yüzden daha duygusalım ve işte bunca lafı peş peşe dizdim. Belli ki yazmak için ihtiyacım olan şey, berrak bir zihindense biraz sancı. 

Gecenin son sorusu Esincim: Bugünleri de unutacak mıyım? 

16 Ekim 2019 Çarşamba

Bir şişe dolusu anne kokusu, ev hasreti ve biraz huzur.

Kafamın içini sakinleştirip daha iyi düşünebilmek, daha iyi hissedebilmek ve doğru dürüst iş yapabilmek için yazmaya sarılıyorum. İşe yarıyor mu? Hayır. Üstelik burada İngilizce öğrenmeye çalışırken sürekli Türkçe bir şeyler okuyup yazmak resmen intihar. Kendim için yaptığım tek şey günlük yazmak olduğu için onu da İngilizce yazsam diye düşünüyorum ve hatta bunu deniyorum ama kendimi iyileştirmek için yapmaya çalıştığım bir şeyi ödeve dönüştürme fikrinden de nefret ediyorum. Tüm bu hisleri defter yerine buraya yazmamın ise manyakça bir nedeni var: Bu yazıları hiçbir yerde paylaşmamama rağmen bir şekilde keşfedilmeyi bekliyorum. Denize salınmış şişe içindeki mektuplar gibi. Neyin fantezisini yaşadığımı sormayın, ben de bilmiyorum.

Dün bir şekilde buradaki tüm benzer pozisyondaki arkadaşlarımla konuştum. Bir kendimi çöpçü balığı sanıyordum, meğer değilmişim. Bir şekilde herkes dipte. Çeşitli sebeplerden. Bir tanesi benim gibi müşteri bulmakta çok zorlanıyor (geçen hafta bir tanesi telefonu suratıma kapattı). Hatta "burada daha mutlu olacağımı bilmesem kuyruğumu kıstırıp döneceğim" diyor. Beni buraya gelmek için motive eden kişi kendisi olduğu için bu itirafı gerçekten şok etkisi yarattı. Bir başkası, "Ben de çok zorlandım, hala da bazen katil olasım geliyor" diyor. Ki galiba aramızdaki en güçlü, en gamsız hem de işi gücü en yerinde olanımız o. Artık sonlara yaklaşan bir başka arkadaşım ise 4 yılın sonunda son uzatmasına başvuran ve reddedilen bir arkadaşından bahsedip psikolojisinin bozulduğunu söylüyor. Somut sonuçlar uğruna geldiğimiz ülkedeki belirsizliğimiz korkunç değil de ne? Biz ne yaptık böyle?

Gerçekten şok olup delirmek ve bir anda her şeyi toparlayıp geri dönmek an meselesi. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisini yeniden keşfediyor insan. Hiç yüzleşmediği kadar çarpıcı bir tonda insani, ilkel ihtiyaçlarıyla hesaplaşıyor. Güvenlik ve barınma bunların başında geliyor. Sonra hayatta kalmak izliyor bunu. Hâl böyle olunca ben hayalini kurduğum freelance hayatı Londra'da yaşamanın pek tadına varamıyorum. Nerede kaldı güzelim kütüphanelerde, kafelerde çalışmak? Şehri gezerken çalışmak için gözüme kestirdiğim hiçbir noktaya sonra geri dönmedim, dönemedim.

Geçen pazar günü Burak'la çok enteresan bir şey yaşadık. Bence şimdiye kadarki en göçmen anımız buydu. Burada tanışıp çok sevdiğimiz bir abimizin evine yemeğe gidiyorduk. Harringey'den otobüsle geçerken, bir gözlemeci görüp durağımız olmamasına rağmen kendimizi dışarı attık. Yemeğe gitmemize rağmen de oturup bir gözleme yedik ve AÇIK ayran içtik. Çok saçma ama bu minik yemekten sonra bile dükkana girdiğimizden daha mutluyduk. Akşam ise Ali Abi ve ailesiyle yemek yedikten sonra O Ses Türkiye izleyip çay içtik. Size yaşadığım mutluluğu tarif etmeme gerek var mı yoksa siz tahmin edebilir misiniz? Edemezsiniz çünkü normal bir insan bundan böylesine mutlu olmaz. Ama ben akşam evden ayrıldıktan sonra Türk mahallesinde bir ev tutmadığım için biraz pişman bile olmuş olabilirim.

Tabii Ali Abi ve ailesinin samimiyetinin yanı sıra burada tutunma öyküleri de bize güç verdi galiba. Biz 6 ayda silkelendik -ki herkes artık koşulların daha zor olduğunu kabul ediyor- ama mesela Ali Abi'nin yengesi benim 5 ay sonunda İstanbul'a gittiğimi duyunca "Ben 15 yıl çıkamadım buradan" dedi. Bu, duyduğum ilk çıkamama öyküsü değildi ama Gülsün Abla'nın bunu bir kahramanlık öyküsüymüşçesine anlatmaması beni etkiledi. Belki bir de kadın oluşu empatimi güçlendirdi.

Türkiye'de bucak bucak kaçtığımız şeylere burada delicesine sarılmamız bana biraz trajikomik geliyor. Şimdi, bu "O Ses Türkiye" vakasından daha trajik bir itiraf geliyor: annemle özdeşleşen yumuşatıcı kokusu! Türkiye'deyken Burak'la sürekli aksırıp tıksırıyoruz diye asla yumuşatıcı kullanmazdık ve annemin evine gittiğimizde de tüm evi ve tüm eşyaları etkisi altına alan yumuşatıcı kokusundan fenalık geçirirdik. Şimdi ne oldu, biliyor musunuz? En son annemin evinde yıkanan çamaşırları burada kullanmaya kıyamaz oldum. Annemin kokusuymuşçasına hapsetmek istiyorum o kokuyu. Babaannem öldüğünde sağda solda bulduğum saç tellerini saklamam gibi. Anda dondurmak istiyorum sanki o duyguyu. Hatta geçenlerde Burak'a anneme yumuşatıcısını sorup burada aynısından almayı teklif ettim. Kendime bir şişe dolusu anne kokusu, ev hasreti ve biraz huzur.